Anasayfa

DİNAMİK PSİKOTERAPİDE KURAM, KLİNİK, TEKNİK

-ONLINE/ÇEVRİMİÇİ-

Eğitimci: Hakan Kızıltan

Dinamik psikoterapi, psikanalitik kuram ve tekniğe dayalı bir psikoterapi çeşididir. DİNAMİK PSİKOTERAPİDE KURAM, KLİNİK, TEKNİK dinamik psikoterapinin esasını oluşturan kuramları ve psikopatolojileri, tedavi süreç ve tekniklerini tanıtmayı amaçlamaktadır. Seminer dizisi 3 ana bölüme ayrılıyor: Devamı İçin Tıklayınız!

KAYIT FORMU İÇİN TIKLAYINIZ!

DİNAMİK PSİKOTERAPİDE İLERİ DÜZEY

 -ONLINE/ÇEVRİMİÇİ-

Eğitimci: Hakan Kızıltan

DİNAMİK PSİKOTERAPİDE İLERİ DÜZEY seminerleri dinamik psikoterapinin temel kuramsal ve teknik bilgisine sahip olmakla birlikte, bilgi ve deneyimini derinleştirmek isteyenlere yöneliktir. Devamı İçin Tıklayınız!

KAYIT FORMU İÇİN TIKLAYINIZ!

DİNAMİK PSİKOTERAPİ SÜPERVİZYON GRUBU

            –ONLINE/ÇEVRİMİÇİ

 Süpervizör: Hakan Kızıltan

Dinamik Psikoterapi uygulayan psikoterapistlere yönelik düzenlenen bu kolektif teknik çalışmada Dinamik Psikoterapinin kuram ve tekniğine uygun olarak vaka çalışması yapacaktır.

İlk dört hafta, süpervizyon çalışmasına paralel olarak, Dinamik Psikoterapinin temel ilkeleri, çeşitleri, temel kavramları ve tekniklerinin yanı sıra terapötik çerçeve, yorumlama türleri, vaka formülasyonu, ilk görüşme ve öngörüşme süreci, terapötik dinleme, tedavi kontratı, terapötik süreç idaresinde önemli noktalar ve sonlandırma/terminasyon başlıkları ele alınacaktır. Devamı İçin Tıklayınız!

KAYIT FORMU İÇİN TIKLAYINIZ!

YERYÜZÜ MUTSUZLUĞU

Klasik psikanaliz, insanın ruhsal yaşam macerasını psiko-seksüel dinamik üzerinden cinsel metaforlar eşliğinde öyküler. Ancak neyse ki söz konusu metaforik izdüşümlerden hareketle daha genel senaryoya ulaşmak olası. Nitekim sapkınlık ve fetişizm kavramlarının insan doğasına dair ima ve teklif ettiklerini psiko-seksüel anlamlarının ötesine, psikontolojik alana taşımak, Chasseguet-Smirgel’nin verdiği esinle, çok güç olmayacak, insan ruhsallığına dair derin bir kavrayışın kapısını da aralayacaktır. Ama öncelikle kavramın orijinal psiko-seksüel kullanımına bir göz atalım.

ENKİDU’NUN UYKUSU

Gılgamış’ın Enkidu’nun ölümünden duyduğu yoğun acı, dört bin yıl önce kil tabletlere kazınmış dokunaklı dizelerde tüm şiddetiyle hissedilir. Can yoldaşını yitirmenin yası, kendi ölümlülüğünün farkına varmış olmanın dehşetine karışır.Takip eden tabletlerden alıntılarla:

Ölmem mi gerekir benim de?

Enkidu’ya benzemeyecek miyim ben de?

Enkidu, can dostum balçık oldu

Ve ben de onun gibi

Bir daha asla kendime gelmemek üzere

Kara toprağa karışacak değil miyim?

Bir kaygı kemiriyor içimi

Ölüm korkusudur

Beni bozkırda koşturan!

NARSİSİZM NEDİR?

Hikâyemiz hem erkek hem dişi olarak yaşamış yegâne kişi olan Tiresias ile başlıyor. Zeus ve Hera, cinsel eylemden kadının mı yoksa erkeğin mi daha çok zevk aldığına dair yaptıkları tartışmada birbirlerini ikna edemeyince bunu bilebilecek tek kişi olan Tiresias’ın hakemliğine başvururlar. Tiresias’ın tercihi kadınlardan yana olur.  Bu yanıt üzerine son derece öfkelenen Zeus, Tiresias’ı kör eder, ancak Hera, bu cezayı telâfi etmek için Tiresias’ın gönülgözünü açar ve ona kehânet becerisi bahşeder.

6.jpg

PSİKANALİZİN GÖR DEDİĞİ

Psikanaliz insanı anlamaya ve açıklamaya dair şimdiye dek geliştirilmiş en yetkin kuramlardan birisidir. O salt ruhsallığa ait bir kuram olmanın çok ötesine geçmiş, insan ve hayat üzerine söz söyleme ehliyetine sahip büyük düşünce sistemlerinin hizasındaki yerini almıştır. Nitekim günümüzde psikanaliz, ruhsallığın doğası ve psikopatolojisine ilişkin geniş kapsamlı bir kuram ve etkin bir tedavi tekniği olmasının yanı sıra antropolojiden sosyolojiye, felsefeden ideolojiye, mitolojiden dinlere, tarihten popüler kültüre, edebiyattan sinemaya dek insan ve kültürle ilişkili hemen her alanda açıklayıcı gücüne başvurulan bir meta-kuram görünümü arz etmektedir.

DÜNYEVÎ

Dinsel veya seküler, tüm mutlakiyetçi ütopik ideolojilerin telkin ettiğinin aksine, insan olgunlaşmak, büyümek ve gerçekten mutlu olmak istiyorsa şayet, dünyevileşmeyi ısrarla talep etmesi, insanilikte ayak diremesi icap eder. Bu ısrar ve kararlılık sayesinde mevcudiyetinin temel hakikatini ondan gizleyen yanılsamalardan özgürleşirken fuzuli endişe ve arzulardan kurtulmakla kalmaz, mevcudiyetin eğretiliğini telafi edecek gerçekçi ve köktenci uğraşlara odaklanma imkânını da kazanır. İnsanileşmek ve dünyevileşmek insanoğlunun nihai olgunluk makamıdır çünkü.

HOMO UNPLUGGED: MUTSUZ BİLİNÇ

Milyonlarca yıl önce dünyamız tropikal bir cenneti andırıyordu. Ağırlıklı olarak yağmur ormanlarından oluşan florası, mevsimsel olmaktan uzak sayılacak denli sabit bir seyir izleyen iklimiyle yerküre hiçbir yerde buz barındırmayacak ölçüde sıcak olma eğilimindeydi. O dönem örneğin Britanya adasının koşulları Malezya ormanlarından pek de farklı değildi. Primatlar, filler, domuzlar, kemirgenler, denizatları ve denizayıları, yunuslar ve balinalar, yarasalar ve modern kuşların en büyük türleri ve birçok bitki familyası bu dönemde ortaya çıktı.

RUHSALLIĞIN EVRİMSEL KÖKENİ

Mensubu olduğumuz insan türüne bir an için yabancılaşıp uzaktan baktığımızda çok ama çok ilginç bir varlıkla karşı karşıya olduğumuzu hemen fark ederiz. Evet, o da varlıklar içinde bir varlık, canlılar içinde bir canlıdır. Aynen bir toz zerresi, bir kaya parçası, dalgalanan bir yosun, bir amip, mavi bir balina yahut bir sincap gibi. Yaşamaktan cayıp ölmek istediği zamanları saymazsak şayet, o da nihayetinde tüm diğer canlılar gibi yaşamayı sever; canlılığını sürdürebilmek için çabalar durur kendi meşrebince. Ama tuhaf bir meşreptir onunkisi. Diğer canlılara pek benzemez.

MEVCUDİYETİN EĞRETİLİĞİ

İnsan çoğu kez, bu dünyada, sahip olduğu imkânların çok ötesinde arzulara kapılmış hâlde buluverir kendini. Sıklıkla, hüsrana yazgılı arzuların peşinde koşarken rastlarız ona. Umdukları ile buldukları pek denk değildir birbirine. En elverişli koşullarda bile bu dünya ve nesnelerini yeterince tatmin edici bulmaz. Başkalaşma hastalığına tutulmuştur o; her daim başka bir şeyin, başka bir kimse ve başka bir benin, başka bir yer ve başka bir zamanın hasretini çeker durur. Arzuladıklarıyla bu dünyanın ona sundukları arasında bir türlü kapanmayan ıstırap verici mesafenin sıfırlanacağı, şu “eğreti dünya”da şimdiye dek neyi arzuluyor da elde edemiyorsa ona sınırsız biçimde sahip olabileceği, neye gücü yetmiyor da yapamıyorsa artık bir çırpıda yapabileceği, sınırsız imkâna ve kudrete kavuşacağı bir başka dünya hâlinin özlemini çekmekten alıkoyamaz kendini. Başka bir şeydir onun istediği, “ne ağaca benzer ne de buluta, burası gibi değil gideceği memleket, denizi ayrı deniz, havası ayrı hava.”

ÖLMEK

Amerikalı psikiyatr ve varoluşçu psikoterapist Irvin Yalom ölümle eğer uygun bir şekilde yüzleşilirse, bunun insanın hayata bakışını değiştireceğini ve hayata otantik bir şekilde dâhil olmasını sağlayabileceğini öner sürer. Aslında ölüm bizi gündelik sığ şeyler dünyasından çekip varlığımızın gerçek doğası üzerine düşünmeye sevk eden bir olgudur; gündelik yaşamın yüzeyselliğinden, boş ve beyhude uğraşlardan, gözümüzde büyüttüğümüz gündelik kaygılardan varoluşun aşkın doğasına yönelmemizi, böylelikle daha anlamlı ve değerli bir yaşam sürmemizi sağlayabilecek bir çağrıyı içerir; kimim ben, kim olabilecekken kim oldum; nasıl bir varlığız; varlığımızın koşulları, imkânları ve seçenekleri nedir; nasıl bir hayat yaşıyorum, bu hayat daha başka nasıl yaşanabilirdi ve hâlâ nasıl yaşanabilir?

ÖLÜM ARZUSU

İnsanın hakikatine erişmek uğruna bilincin insana ve hayata dair uydurduğu tüm mitleri, söylediği tüm ‘yalan’ları deşifre etmeyi salt bilimsel ve felsefi uğraşa değil, etik bir sorumluluğa da dönüştürmüş olan psikanaliz, Freud’un ölüm dürtüsü saptaması sayesinde bilincin ve kültürün ölüme dair temel söylemi içinde gizlenmiş bir başka söylemi, hâkim bilincin ‘resmî ideolojisi’ne ters düşen esaslı bir güdülenmeyi bilince çıkarır: İnsan yaşamayı arzuladığı kadar ölmeyi de arzular!

SOL MEMENİN ALTINDAKİ

1930 Eylül’ünde Almanya’da Nazi partisi Reichstag seçimlerinden ezici bir zaferle çıktı. Adolf Hitler’e ve partisine iktidar yolunu açan bu zafer, çıplak kötülüğün yıllarca sürecek kanlı saltanatının belki de ilk habercisiydi. 7 Aralık 1930 tarihinde Arnold Zweig’e yazdığı mektupta Sigmund Freud geleceğe dair karamsarlığını gizleme gereği duymayacaktı:

Karanlık zamanlara yaklaşıyoruz. Geç yaşımın kayıtsızlığı sayesinde belki bunun için endişe duymam gereksiz ancak yedi torunuma acımaktan kendimi alıkoyamıyorum.” 

Yaklaşık bir yıl önce yayınlandığında büyük bir ilgiyle karşılanan ve kısa bir süre içinde birçok dile çevrilen Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı tüm karamsar tonuna rağmen umut dolu bir sonla bitiyordu oysa. İnsanlığın kaderini belirleyecek olan asıl soru, uygarlığın, birlikte yaşamayı tehdit eden yıkıcı dürtülerden kaynaklanan saldırılarla baş edip edemeyeceğidir, diyordu. İçinde bulunulan tarihsel döneme dikkat çekiyor, doğal güçler karşısında elde edilen hâkimiyetin marifetiyle, insanların birbirini tümden ortadan kaldırmalarının işten bile olmadığını vurguluyordu. Ancak Eros ve Ölüm (ya da yaşam içgüdüleri ile ölüm içgüdüleri) arasındaki ezeli ve ebedi savaşta, Eros’un rakibi karşısında kendi üstünlüğünü gösterebileceğini umut edebileceğimizi söylüyordu her şeye rağmen. Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden sonra, Freud, kitabın 1931 baskısında bitişe şu final cümlesini ekleme ihtiyacı hissetti: “Ama zaferi ve sonucu kim önceden kestirebilir ki?”